11 Mart 2017 Cumartesi

Sistem

Sistem
Galatasaray Antalyaspor maçında 3-4-3 değil 3-4-1-2 dizilişiyle sahadaydı . Bruma serbest forvet olarak oynadı. Galatasaray'ın bu sezon 3'lü savunmayı denediği önceki maçlarda (Kayserispor, Rizespor ve Beşiktaş) 3-4-3 dizilişiyle oynadığını hatırlayalım. Bu değişiklikle amaçlanan, Galatasaray'ın oturmuş hücum planlarının daha kolay hayata geçirilmesiydi. .. 

Nitekim, Antalyaspor maçında atılan ilk iki gol tipik Galatasaray golleri, tamamen bu sezon ki takım alışkanlıklarının ürünü; Bruma ile kanatlardan ileriye hızla taşınan top 1. ve 2. bölgede yapılan hazırlık pasları sonunda tekrar kanattaki Bruma'ya gelir, onun içeri driblingiyle açılan alanda 10 numaranın merkezde olduğu kısa ve hızlı paslaşmalarla merkezden pozisyon bulunur.. 

Bu maçta Sneijder sakat olduğu için yerine Josue oynadı ve oldukça etkili oldu ancak Josue'nin bu performansını överken bu sistemde Wesley Sneijder'e yer olmadığını söylemek ya kötü niyet ya da zeka sınırlılığıdır ki her ikisi de ülkemizde sık karşılaşılan durumlar olduğundan, bu ayrımı yapmak çok kolay değil..

Bruma'yı serbest forvet olarak oynatmanın bir diğer avantajı da, oyun Bruma'nın bulunduğu kanatta kalabalıklaştığı için, bu kanatta yapılacak top kayıplarının ardından gelişecek kontra ataklarda rakibi karşılayacak bir kenar oyuncusunu garanti etmek-ki buna rağmen Galatasaray'ın yediği ikinci gol, Galatasaray'ın bu sezon yediği diğer pek çol gol gibi, tam da bu şekilde gelişti (elbette o pozisyonda Eren'e yapılan açık faulü kimse konuşma gereği duymadı).

Yasin-Rodrigues-Bruma
Yasin ve Rodrigues  3-5-2 dizilişlerinde kenarlarda etkili olabilecek oyuncular. Takımı hızla ileriye ileri taşıyabilirler ve hücumda pas istasyonu oluştururlar. Bruma'da benzer şekilde, takımı ileriye taşımada çok etkili bir oyuncu, ancak onun takım sahaya yayıldıktan sonra, kanatlardan merkeze doğru yaptığı driblingler o kadar etkili ve takım için o kadar önemli ki, sistem uğruna bunlardan vaz geçmek çok kolay değil. 4-2-3-1 Bruma için ideal sistemdi ancak Bruma hızı ve oyun zekasıyla (Bruma'nın oyun zekasının eksik olduğunu söyleyenler için bir IQ testi yapmak mümkün olsa keşke) ve tabii ki Sneijder veya Josue gibi bir on numara ile birlikte oynaması durumunda, 3'lü dizilişlerde de çok etkili olabilir (ister 3-4-3, ister 3-5-2). Ancak, 3-5-2'nin kenar oyuncusu olarak değil, ikinci forvet oyuncusu olmalıdır ki Antalyaspor maçında bunun nasıl sonuç verdiğini gördük.

Bruma'sız Galatasaray
Bruma'sız Galatasaray elbette en önemli kozundan yoksun olacaktır ancak Bruma'lı oyun belli gereklilikleri dayattığı için, onun olmadığı maçlarda Galatasaray'ın taktiksel açıdan daha esnek olabileceğini düşünebiliriz. Örneğin Rodrigues, Sinan, Yasin, Linnes gibi oyuncuları arkalı önlü kullanarak 3-4-3 oynayabilir veya Rodrigues ve Yasin'in kenarlarında olduğu, Josue ve Sneijder'in aynı anda sahada olduğu bir 3-4-2-1  ya da Eren ve Podolski'nin forvetleri olduğu bir 3-5-2'yi deneyebilir. 

Tolga ve DeJong
Tolga, Galatasaray geniş alanda oynadığında, DeJong ise dar alanda oynadığında (burada takımın sahaya yayılım genişliğinden ve boyundan bahsediyorum) daha etkili olabilecek oyuncular. Dejong'un rakibe açık alanda yakalanması durumunda topu kazanmak için yapacağı müdahalelerin kartla sonuçlanma ihtimalinin yüksek olduğu malum, ama dikkatli izlediğimizde, rakibe yakınken topu ne kadar temiz aldığını görebiliriz; Tolga içinse tam tersi söz konusu ve rakibi yakından savunduğu her pozisyonda kolay faullerle takıma tehlike yaşattığını görüyoruz. Dejong, Tolga'ya göre daha geride oynuyor, stoperlerin arasına girerek rakibi karşılıyor ve geriden oyunu kurabiliyor buna karşın o oynadığı zamanlarda takımın dinamizmi azalıyor. Tolga ise sahaya kattığı dinamizme rağmen oyunun geriden kurulmasına pek katkı veremiyor. Her ikisinin birlikte oynaması durumunda ise, takımın pas trafiği büyük ölçüde aksıyor. Bu noktada stoperlerin oyun kuruluşuna daha fazla katkı verdiği bir oyun planında Tolga ile oynamanın ya da Dejong'un defans üçlüsünde oynamasının doğru tercih olacağı öne sürülebilir. Selçuk ise fiziksel güçsüzlüğüne rağmen, Galatasaray orta sahasının alternatifsiz oyuncusu olmaya devam ediyor..

1 Mart 2017 Çarşamba

Oyuncuya Dayalı Düzen

Galatasaray bir his takımıdır, bir jimnastik kulübü değil.. Taraftarın bunca yıl sonra hala Metin Oktay marşı söylüyor olması boşuna değil. Maalesef Lig TV, NTV spor, Aspor, Beyazspor vb. futbol ve dolayısıyla Galatasaray hakkında bir şeyler izlemek için başvurulabilecek her kanal hükümetin ve bu tesadüf değil.. Tüm vatanı, hele de bir zamanlar ismini gözümüz yaşararak söylediğimiz Anadolu'yu kaplayan ahlaksızlık, değersizlik ve iki yüzlülük bulutunun altında, soylu bir hissin yeşermesi ve bu hisle bir araya gelen insanların büyük şeyler başarmaları hiç kolay değil..

Önce Igor Tudor ve Beşiktaş Maçı
Bunun Igor Tudor'a anlatılması gerekir: Galatasaray bir his takımıdır, jimnastik kulubü değil. Galatasaray kahraman yaratır, kahramanlar takımıdır.
Galatasaray taraftarı, Beşiktaş ile oynanan bir şampiyonluk maçını izlerken takımının sistem bilgisini değil, öncelikle mücadele azmini, karakterini görmek ister. Tudor gibi hırslı, lider ruhlu birisinden bunu anlamasını, takımın yıldız oyuncularının sorumluluk alanını ve kazanma azmini artırmasını beklerdik.

Burada önemli olan diziliş veya sahaya çıkan kadro değil, Galatasaray 3'lü oynayabilir ki son iki maçta çok da iyi oynayabileceğini göstermişti; ama Galatasaray'ın çok iyi oturttuğu bir oyun felsefesi ve oyun hızı var; Galatasaray 1. ve 2. bölgede pas yaparak sahaya yayılır; topu hücum bölgesine Bruma taşır ve Bruma'nın kanatlarda yakaladığı birebirler üzerinden takım hücumda çoğalır; Sneijder, Podolski, Yasin gibi oyuncular bireysel inisiyatif aldıklarında, teknik direktörlerin çizebileceğinden çok daha iyi hücum setleri ortaya çıkarabilir; ama bunun olabilmesi için takımın alışkanlıklarının korunması gerekir. Böyle oyuncuları saha dışından kumanda ile kontrol etmeye çalışmak onların verimini düşürür. Bu oyunculara ve genel olarak takıma biraz saygı duymanız gerekir; çok değerli ve saygı duyulacak bir takım var karşınızda; ama takımın sahibi taraftar takımına sahip çıkmazsa, hak etmediği halde asil teknik direktörünü medya şeytanlarına yem ederse, dışarıdan gelen birinden çok fazla bir şey bekleyemezsiniz.

Galatasaray'ın alışkanlıkları elbette değiştirebilir ama bunun zamana yayılması ve oyuncuların yeni oyun felsefesini içselleştirmelerini beklemek gerekir.

Beşiktaş'ın Galatasaray'a karşı hiç bir önlem almadığı bir maçta, Tudor'un takım üzerindeki aşırı kontrol isteği, takımın önüne geçecek bir egoya sahip olduğunu düşündürüyor ve bu önümüzdeki günler için oldukça kaygı verici.  Tudor Conte'den ders alacaksa, ilk başta oyuncularına ve takımına saygı duymayı, güvenmeyi öğrenmelidir.

Bu eşitlik edebiyatını geçelim, Wesley Sneijder ve Bruma tabii ki takım içinde  ayrıcalıklı olduklarını hissetmek isteyecektir; zira bu oyuncular elini taşın altına ilk koyanlar, bugüne kadar bu takımı sırtladılar. Öncelikle buna saygı duymalıyız, sadece Tudor değil, taraftar da bunu görmeli.

Maçla ilgili son söz olarak, Muslera Galatasaray tarihinin çok önemli oyuncularından birisi olarak hatırlanacak hiç şüphesiz, ama benim için "saçlarım, artık Galatasaray'da oynamayacaksın dediklerinde dökülmeye başladı,  o dönem çok ağladım ve hala rüyalarımda Galatasaray'ın kalesindeyim" diyen, Zoran Simoviç farklı bir yerde olacaktır.

Oyuncuya Dayalı Düzen 
Galatasaray'da oyuncuya dayalı düzen vardır, olmalıdır. Galatasaray karakterli oyuncuların kulübüdür, Galatasaray tarihinde kahramanların bir adı olur, Metin Oktay gibi, George Hagi gibi, Wesley Sneijder gibi.. Bu isimler takımlarını sahiplenir, takımın başarısının kendi başarısından önce geldiğini bilir ama aynı zamanda kendisini takımın sahibi gibi hisseder ve öyledir de.. Taraftar nasıl bu takımın sahibiyse, takım yenildiğinde uyuyamayan, ağlayan futbolcu da öyledir. Sakatlıktan çıkar çıkmaz oynamak ister çünkü kendisi olmadan takımın eksik olacağını hisseder.
Böyle bir oyuncu sahada arkadaşlarıyla birlikte savaşır, ama kendi isteğiyle savaş meydanına giden toprak soylu bir  şövalye gibidir o, bir lejyoner değil. Onun temel motivasyonu soylu hislerdir; arma için, tribündeki çocuklar için, gerektiğinde saygı duyduğu bir teknik direktör veya yöneticisini kurtarmak için ya da sadece doğuştan kahraman olduğu ve kaderi bu olduğu için..
Ferguson'un tüm kupaları kazanan Manchester United'ı böyle oyunculardan kurulu bir takımdı; Mancini'n 2012 yılı şampiyonu lejyoner ordusu Manchester City'si değil..
Real Madrid yetenekli değil kahraman futbolcularla hedefe ulaşabileceğini düşündüğü için Gareth Bale'i Özil'in üzerine 50 milyon euro ödemeyi kabul ederek takıma kattı..

Oyuncuya Dayalı Düzen, Teknik Direktör Takımları ve Mustafa Kemal'in Askerleri
Çok doğru, çok üstün bir nitelikmiş gibi dile getirilen teknik direktör takımı, oyuncuların değil teknik direktörün ve onun sisteminin ön plana çıktığı bir takım olmalı, kelime anlamı bunu gerektirir. Peki bu ne demektir; kendi inisiyatifini sahaya yansıtabilecek birden çok kahraman yerine, tek bir kahraman olması ilk başta; savaşçı kral ve tebaası askerlerinden oluşan bir barbar ordusu veya 20. yüzyıl militarist ulus devletlerinin askerleri, söz gelimi dünya savaşlarında, kendilerine verilen görev icabı siperlerinde bekleyerek ölen her milletten sayısız üniformalı asker..

İkincisi, teknik direktör takımı dediğimiz zaman, sürekli olarak takım değiştiren ve gittiği her takıma oynattığı futbolu götüren teknik direktörleri anlamamız gerekir. Bu noktada tarihteki büyük yahudi tüccarlarını  anımsayabiliriz; tam olarak hiçbir ülkeye ait olmayan, gelişiyle geldiği ülkenin ekonomik sistemini ihya eden ama aynı zamanda kendine bağımlı kılan ve bu tek tip ekonomik sistemin sarsılmaya başlamasıyla birlikte ülkeyi terk ederken kendisine göre şekillenmiş ekonomiyi büyük zarara uğratabilen (bkz. sinyor mancini)..

Sarıkamışta ölen isimsiz yüz binlere karşılık, Çanakkale zaferi denince aklımıza gelen sayısız kahraman; Mustafa Kemal, Cemal Paşa, Seyit Onbaşı ve daha niceleri; savaş sırasında inisiyatif alan, gerektiğinde emir komuta zincirinin dışına çıkabilen ve yine gerektiğinde süngüsüyle ölüme koşabilen..  İşte belki Galatasaray ruhu tam da burada, Galatasaray Lisesi'nin bir döneminin neredeyse tamamının, kendi istekleriyle, koşa koşa katıldığı ve şehit olduğu Çanakkale'de şekillenmiştir. Mustafa Kemal'in görece kıdemsiz bir paşayken Çanakkale'de üstlendiği rol; çok değerli komutan, fikir insanları ve bölgesel gerillaları örgütleyerek oluşturduğu Kuvayi milliye hareketi, buna karşılık kimilerince tarihin en donanımlı ve yetenekli komutanlarından birisi kabul edilen Enver Paşa'nın topladığı isimsiz milyonlar ve 1. dünya savaşı..

İşte fark budur, Mustafa Kemal'in askerleri arasında sayısız kahraman, sayısız farklı görüş, ve sayısız ego vardır; her biri kendini bu ülkenin sahibi olarak görür ve hepsi birlikte canlarını ortaya koyarak vatanlarını savunmuştur. Savaştan önce ve savaş sonrası aralarında  düşmanlığa varacak anlaşmazlıklar olsa da, hepsinin amacı aynıdır. İşte Mustafa Kemal'in askerleri budur, gücü buradadır ve Galatasaray ruhu tam da budur.

Kahramanlar yaratmak veya kahramanların yanınızda olmasını istiyorsanız, o zaman kahramanların davanızı sahiplenmesini, onlardan sizin için değil, sizle birlikte savaşmalarını istediğinizi anlamalarını sağlamalısınız. Kahramanlar şairsiz olmaz, kahramanlık en yüksek düzeyde bir güzelliktir ve tabii ki zorla güzellik olmaz.. Sonuç olarak, kahramanlık hikayeleri için asgari gereklilikler kahraman, dava ve tabii ki şairdir (taraftar).. 

Oyuncuya Dayalı Düzen ve Futbol
Real Madrid, Barcelona, Manchester United, Arsenal, Atletico Madrid, Bayern Munich, Juventus gibi geleneksel olarak oyuncuya dayalı bir futbol anlayışı olan takımlarda, takım geleneğini devam ettirerek efsanevi başarılara imza atan Del Bosque, Rijkaard, Ferguson, Wenger, Simeone, Heynkes, Lippi, Conte, Allegri  gibi hocaların takımlarını nasıl belirli yıldız oyuncular üzerine inşa ettiklerini, belirli bir ilk 11'lerinin olduğunu ve büyük oranda yıldız oyuncularının en verimli şekilde oynayabilecekleri bir sistemi takımlarına yerleştirip, bu sistemi mükemmelleştirme çabalarını izlerken, oyuncuya dayalı sistemin sistemsizlik ve disiplinsizlik olmadığını da görmüş oluruz. Yukarıda isimleri verilen hocaların takımlarının inanılmaz bir mali güce sahip olmalarına karşın, yaptıkları transfer sayısının görece kısıtlı  ve transfer edilen oyuncuların büyük kısmının oldukça genç, potansiyelli rotasyon oyuncuları olduğu ve genellikle yeni bir yıldız transferinin yapılması için mevcut yıldızın ayrılışının beklendiği görülür.

İstikrarlı başarılar, "oyuncuya dayalı düzenle" yani, oyuncu karakteri ve takım alışkanlıklarına yönetim ve teknik adamların saygı duyduğu kulüplerde gerçekleşir. Oyuncuların sürekli değiştiği ama makine ritminde bir oyun anlayışının devamlı olduğu söylenen takımlarda, kaçınılmaz olarak krizler yaşanacaktır (normal iniş çıkışlardan bahsetmiyorum), örneğin Bayern Munich'i dengeleyecek takım bugün Dortmund, yarın Schalke başka bir gün Leverkursen olur..

[Özellikle Simeone örneği ve onun nasıl başarılı olduğu, yerli basın tarafından çok yanlış değerlendiriliyor; Simeone, çok sıkı ve tavizsiz bir sistem takımı oluşturmaya çalışan Manzano'nun yerine sezon ortasında göreve başlamış ve görev süresi boyunca takımın yıldız oyuncularıyla sürekli olarak sorunlar yaşayan selefinin aksine, işe yıldız oyuncularla iyi anlaşarak ve bu oyuncuların sahaya karakterlerini koymalarını teşvik ederek başlamıştır. Falcao, Diego Costa gibi lider karakterli oyunculara takımın liderliğini teslim etmiş; Arda, Koke, Gabi gibi oyuncuları inisiyatif alma konusunda yüreklendirmiş, Juan Fran, Filipe Luiz gibi takımı sahiplenen, sembol oyuncuları ödüllendirmiştir.]

Takımlar ve Karakterleri
Bayern Münich her zaman oyuncuya dayalı bir takımken, B. Dortmund daha ziyade bir sistem takımıdır; Juventus ve Milan oyuncuya dayalı takımlarken, İnter bir başkan takımıdır. Barcelona, Real Madrid, Atletico Madrid oyuncuya dayalı takımlarken Sevilla bir sistem takımıdır.

Oyuncuya dayalı takımlarda başarının anahtarı takım ruhu ve alışkanlıklardır. Sistem takımlarında başarı zamanla gelir ve doğru takım mühendisliği önemlidir. Başkanın takımlarında, belirleyici faktörler hoca seçimi ve yapılan transferlerin uyumudur. Bunlar da özünde oyuncuya dayalı düzenlerdir; ancak böyle takımlarda oyuncuların takımı sahiplenmesi söz konusu değildir; zira bu takımların sahipleri net olarak bellidir ve ortada başarı ve ünden başka bir dava yoktur.

Tarihlerinde başarılı oldukları dönemler değerlendirildiğinde, Galatasaray ve Trabzonspor'un oyuncuya dayalı takımlar oldukları görülür. Takımlarını taşıyan karakterli, lider ruhlu oyuncular ve bu oyuncuları anlayabilen ve güven uyandıran, kişilik olarak güçlü teknik direktörlerle birlikte başarılı olabilirler. Böyle takımların isimsiz, genç ve yetenekli, burada göstereceği performansla yapacağı büyük transfer umuduyla motive olan oyuncularla başarıya ulaşması beklenmemelidir.

Beşiktaş bir jimnastik kulübüdür, genellikle genç, yetenekli ve uyumlu sporcular ve bu gençlerin belirli bir düzen içinde kollektif futbol oynamalarını sağlayan tecrübeli, disiplinli ve ılımlı teknik direktörlerle başarılı olurlar.

 Fenerbahçe başkanın takımıdır; pahalı bir lejyoner ordusudur. Takım içi birlik ve takım ruhu doğası gereği eksiktir, oyuncularda bireysel hırs ön plandadır ve yüksek egolarla çalışmayı bilen, kısa vadede başarı hedefleyen tecrübeli teknik adamlarla başarılı olurlar. (Burada İvan Drogo ve Rocky Bilboa örneklerini de verebiliriz; Fenerbahçe Ivan Drogo, Glatasaray Rocky Bilboa'nın takımıdır)..  

Dolayısıyla oyuncu seçiminde olduğu gibi, teknik adam seçiminde de her kulüp için doğru farklıdır; Klopp Dortmund için mükemmel bir tercihken Bayern Munich için doğru bir seçim olmayabilir; Lippi Juventusta efanevi başarılar elde etmişken Inter'de başarılı olamamıştır; Mourinho İnter için biçilmiş kaftanken, Manchester United için tartışmaya açık bir tercihtir.

Hamza Hamzaoğlu, Denizli,  Jan Olde Riekerink
Mancini zamanında konuşulmaya başlayan, Hamza Hamzaoğlu'nun gelişi (başka bir deyişle Prandeli'nin gidişi) sırasında artan ve Hamzaoğlu'nun gönderilişi sırasında yönetim tarafından resmi yazıyla kamuoyuna sunulan "oyuncuya dayalı düzen" bu gün pek çok bilir bilmez gazeteciye göre Galatasaray'ın en büyük sorunu... Burada anlaşılamayan şey ise, o dönemde Galatasaray'da olan bitenin oyuncuya bağlı düzen değil, basit bir düzensizlik ve kaos ortamı olduğu. Öncelikle yabancı sınırlaması, menajer oyunları ve Mancini'nin meşhur devre arası transferleri nedeniyle, takım kadrosu çok karışık bir hal almış, oynayan ve oynamayan oynayamayan oyuncular arasında huzursuzluk baş göstermiş, takım içinde gruplaşmalar oluşmuş ve bunların neticesinde takımdaşlık duygusu sarsılmıştı.
O dönem futbolcular arasında ne olup bittiği hala net olarak bilinmese de, takım içinde menajerlerin de payının olması muhtemel bir takım küslükler ve bu küslükler etrafında sekillenen kamplaşmalar olduğunu anlayabiliyoruz.  Buna benzer bir durumu bu yaz Milli takım'da izledik. Hatırlayacak olursak, Didier Drogba'da takımdan ayrılırken bu kamplaşmalara işaret etmiş ve kendisinin bu tür çocukluklar için çok yaşlı  olduğunu  belirtmişti.

Dolayısıyla aslında olan, oyuncuya dayalı düzen değil, bir tür anarşi ve bu anarşinin yarattığı düzensizlik nedeniyle karakterli oyuncularda meydana gelen konsantrasyon azalmasıydı. Hamzaoğlu göreve geldiği dönemde takım içinde oluşmuş olan bu grupları çözmek veya barıştırmak yerine, her gruba eşit mesafede olmayı seçti ve başarı için takım içindeki küslüklerin ertelenip birlikte çalışılmasını sağlayarak takıma 4. yıldızı kazandırdı.

Yeni sezona girilirken Hamzaoğlu aynı denge politikasıyla herkesi memnun etmeye devam edebileceğini umdu; Umut'u küstürmemek için forvete ihtiyacım yok dedi, Sabri'yi yanına almak için sözleşmesine %50 zam yapılmasına aracı oldu, birileri tarafından sevilmiyor diye Melo'nun gitmesine razı oldu, Yasin ve Olcan'ın rollerini artırmak için Telles ve Bruma'yı kiralık olarak gönderdi vb.. Böylelikle yıkım kaçınılmaz oldu; takım başarısız olunca taraftar suçu futbolculara yükledi (önceki yılın başarısı ise neredeyse tamamen Hamza Hoca'ya mal edilmişti) ve özellikle Selçuk ve Burak'ın başını çektiği  bir gruba Trabzon çetesi denilerek yüklendi; kulübün olağan günah keçisi Sabri Sarıoğlu'na maaşı, hayal kırıklığı transfer Tarık Çamdal'a bonservis ücreti üzerinden saldırıldı, ve oyuncular yıpratıldı. İşler öyle bir noktaya geldi ki, Hamzaoğlu'nun idare ettiğini sandığı futbolcular, hocalarının infaz kararını yönetime sunarak kendi durumlarını kurtarma yolunu seçtiler.

Denizli, sorunu biliyordu, ancak kendini beğenmişliği ve belki kolayı seçmeye meyilli karakteriyle, takımda çok büyük bir yenilenme, bir nevi yeniçerileri tamamen tasviye etme, operasyonu planladı, ancak başarılı olamayınca, kellesini almak istediği oyuncular tarafından azledildi.

Böyle bir kriz ortamında Wesley Sneijder sorumluluk aldı, Jan Olde Riekerink'in göreve getirilmesini önerdi ve böylelikle kendisini ateşe attı. Zira, olası bir başarısızlığın tüm sorumluluğunu üstlenmesi gerekecekti; bu herkesin harcı değildir; örneğin oynadığı dönemde şeytan adıyla tanınan ve takım içinde konuşulanları başkana yetiştirdiği bilinen Rıdvan Dilmen'in böyle bir sorumluluk alabileceğini düşünebilir misiniz?? Buna karşın, Wesley Sneijder'in bu kararı verirken çok tereddüt ettiğini sanmıyorum, zira o futbol ve Galatasaray'a olan sevgisinin diğer oyuncularda da olduğunu düşünüyor; kişisel ünü peşinde veya entrikacı olmayan, dürüst ve bilgili, mütevazi bir teknik direktör getirilmesi durumunda takım içi küslüklerin kendiliğinden ortadan kalkacağına inanıyordu.

Jan Olde Riekerink çok kısa bir süre içinde takımın güvenini kazandı, belki de kimsesiz olduğu için kimsenin yüzüne bakmadığı Emre Çolak'ı takımın merkezine yerleştirdi; takıma katkısı ortada olmasına rağmen yine sahipsiz olduğu için gerektiği saygıyı görmeyen Yasin'e sahip çıktı. Kadronun özelliklerini ve alışkanlıklarını gözeterek, oyun planını belirledi, hep aynı oyunu oynatarak kısa sürede takımın öz güvenini, kazanma alışkanlığını ve Galatasaray hafızasını yeniden kazanmasını sağladı.Yeni sezona başlarken takıma katkı vermesi mümkün olmayan ve bu nedenle huzursuzluk yaratma ihtimali olan oyuncuları takımdan uzaklaştırdı, kendine güvenini kaybetmiş Bruma'ya takımın hücum liderliği görevini vererek özgüven kazanmasını sağladı ve kısa süre içinde takım içi dengeler yerine oturdu. Bu sezon, futbolu bir kenara koyarsak, Muslera'dan Eren'e kadar; sahada takımı sahiplenmeyen veya yüreğini ortaya koymayan bir oyuncu olduğuna inanmıyorum. Özellikle Bruma'nın azmi ve takımı sahiplenişi, takımda bazı şeylerin yoluna girdiğinin en iyi göstergesi.

Bruma herhangi bir kanat oyuncusu değil, doğuştan savaşçı, karakterli, lider özellikli; bir zamanlar kendisiyle dalga geçen ve hala saygı duymayanların onu Real Madrid'de izlerken nasıl farklı bir üslup belirleyeceklerini göreceğiz.. 

Moussa Dembele ve Son Söz
Moussa Dembele diye bir oyuncuyu sezon başında almadık diye hayıflanan insanları izliyoruz.. Sezon başı itibariyle bu adamın profili; İngiltere ikinci liginde gol kralı olmuş, büyük takımlara gitmeden önce sürekli ilk 11 oynayabileceği bir takım arayan ve bu yüzden Chelsea'nin teklifini kabul etmeyen, genç bir süper yıldız adayı..

Kimine göre yönetim beğenmemiş, kimine göre Riekerink Podolski'yi tercih etmiş, kimine göre yüksek imza parası isteniyormuş ama her koşulda alınmaması çok yazık olmuş..

Galatasaray bu değil; Wesley Sneijder'in, Lukas Podolski'nin, Bruma'nın kıymetini bilmeyen insanlar, Galatasaray'a hiç bir şey vermemiş potansiyel bir yıldızın değerinin bilinemediğinden bahsediyor, arkasından ağıtlar yakıyor, gerçekten yazık..